Hüseyin Efe KARATAY
1 month ago - 3 Dakika, 43 Saniye
tr
az
en
kk
ky
uz
ru
tk

İltifat Değil Marifet

Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim:

Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim.

Dünya denen mezellete dalsın her isteyen;

Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.

Herkes bir özleyişle yaşar…

Ben de öylece Altayların ve Tanrıdağın çevresindeyim.

 Hüseyin Nihal Atsız 

Türkler, tarih boyunca yaşam koşulları sebebiyle at üstünde olmuş, kısa süreli çöküş dönemleri hariç hep yeni topraklar fethetmiştir. Fethedilen bu topraklarda dinî, iktisadî, siyasî, vb. kültürel birçok alanda çalışmalar yapmıştır. Gittikleri toprakların her anlamda kalkınması için yatırımlar yapmış ve fethettikleri coğrafyalara çok sayıda Türk toplulukları yerleştirerek oraları “vatan” haline getirmişlerdir. Bu sayede mevzubahis topraklar mimarisi, sanat anlayışı, dünya görüşü ve daha birçok kültürel özelliğiyle “Türk yurdu” haline gelmiştir. Ancak bu duruma rağmen söz konusu bölge neresi olursa olsun Türklere tabi olan yerli halklar, asırlarca Türklerle beraber, dil, din, ırk, kültürel farklılık gözetmeksizin barış ve huzur içerisinde yaşamışlardır. Öyle ki sırf bu nedenle tarih savaşmadan Türklerin egemenliğine giren birçok şehri ve bu şehirlere Türklerle beraber gelen adaleti, barışı defalarca yazmıştır… Türk toprakları diye bahsettiğimiz coğrafyayı dillerde slogan haline dönüşmüş, Avrupalı bir seyyahın not defterinden çıkan şu cümleyle açıklayabiliriz: “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne!”


İltifat Değil Marifet


İşte bu toprakların neredeyse tümünde 17. yüzyılın başlangıcından 20. yüzyılın sonlarına kadar bir gerileme, çöküş dönemi başlamıştır. Batı’da Osmanlı İmparatorluğu’nun 1683’de Viyana kapılarından geri dönüşü ile başlayan gerileme süreci, Balkanların kaybedilmesi ile devam etmiş son radde de Anadolu topraklarının işgaline kadar sürmüştür. Doğuda ise Türk milletinin ezeli ve ebedi düşmanı Çinliler ile olan mücadele hep devam etmiştir. Ancak 1878’de Çinlilerin Kaşgar Hanlığını işgal etmesinin ardından güç dengeleri değişmiş, değişen dengeler sonucunda başlayan süreç Doğu Türkistan’ın işgaliyle devam etmiştir. Doğu Türkistan, bugün Çin Devleti’nin resmi kayıtlarında “Sincan Uygur Bölgesi” olarak geçse de bilinmelidir ki bizim gönül coğrafyamızda orası hep Türkistan topraklarının doğusu olarak kalacak, nesilden nesle bu böyle anlatılacaktır. Kuzey’deki çöküş ise Çarlık Rusya’nın 1552’de Kazan Hanlığını işgal edişiyle başlamış, İdil-Ural, Kırım, Kafkaslar ve Türkistan’ın işgaline kadar devam etmiştir. Bu süreç içerisinde Çarlık Rusya’nın yıkılması bir değişiklik ifade etmemiş, sürgünler, katliamlarla “soykırım” çalışmaları aynı şekilde devam etmiştir. Güney’de ise gerilemeler Arap yarımadası, Suriye ve Irak’ın kaybedilmesi ile sonuçlanmıştır.

Yaşanan bu güç ve toprak kayıpları sonrasında yukarıda bahsi geçen her coğrafyada Türkler çeşitli katliamlara, sürgünlere uğramış tabir yerinde ise bir “soykırım” çalışması çeşitli devletler eliyle yapılmak istenmiştir. Kısaca özetleyecek olursak:

Balkanlar’da 1829 ile 1923 yılları arasında 5 milyon kişi kayıplara karışmıştır ve bunların neredeyse tamamının Müslüman Türk olduğu bilinmektedir. 1923’ten sonra da Balkanlar’dan yapılan göçler oldukça fazladır. Adalarda, yani Kıbrıs ve Girit’te yaşanılan yine insanlık dışı katliamlar hemen hemen herkesin malûmudur. Sovyetler döneminde işgal edilen Türk yurtlarında yaşananlar bırakınız bir deneme yazısını ciltlerce hazırlanacak kitapların konusudur ancak kısaca değinecek olursak o dönemde de hem Lenin hem Stalin zamanında aleni şekilde katliamlarla, çeşitli kültürel yozlaştırma operasyonlarıyla yine bir “soykırım” çalışması yapıldığı aşikârdır. Günümüzde Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın bulunduğu coğrafyada ise hem Rus hem Çin politikaları ile katliamlar yapılmıştır.

İşgal edilen bu topraklar yüzyıllarca Türk milletinin kontrolünde kaldı. Tarihin hiçbir sayfasında Türklerin kontrolündeki bu topraklarda azınlık olan milletlerin hiçbirine karşı yapılmış bir soykırım çalışması görülmemiştir. Ne gücün verdiği hırs ne de güç kaybının yarattığı endişe, Türk kavminin karakter ve töresini bozamamıştır. Tarihe adını vefalı olarak yazdıran bu milletin şanı da yine tarih tarafından tescillidir. Bu sebeple, geçmişimizden ders almayı yeri geldiğinde güçten düştüğümüz zamanları da anlatmayı kendimize bir borç biliriz. Lakin şunu da açık yüreklilikle söyleyebiliriz ki:

Türk’ün var olduğu coğrafyada, tarihin utanacağı olay yoktur.