Alihan Babaoğlu
3 months ago - 6 Dakika, 7 Saniye
tr
az
en
kk
ky
uz
ru
tk

Mevlana der ki: ya Olduğun gibi Görün yada Göründüğün gibi ol..

Mevlana der ki: ya Olduğun gibi Görün yada Göründüğün gibi ol..

Ülkemizde, belki de dünya çapında yeni bir hastalık türemiştir. Bu hastalık aslında, insanoğlunun eski çağlardan itibaren dışa vuramadığı kronik bir hastalıktır. Her alanda meydana gelen bu hastalığın dışa vurulmamasında ki temel sebep insanın vicdanı ve karşı tarafın hürriyeti olmuştur. Bu hastalığa son günlerde, görselliğe ve dış güzelliğe verilen önem denmiştir. Görselliğe verilen önem denilince akıllara genellikle gıda sektöründe ki abartı görseller, dış güzellik denilince ise bir insanın karşı cinste aradığı özellikler akıllara gelmektedir. Ancak ne yazık ki hayatın her alanında bu böyle olmaktadır. Bu iki ayrı tanım anlam olarak bir bütün olup tüm evreni ve bu evrendeki tüm işleri kapsamaktadır. Eskiler her zaman insana daha güzel gelir. Aslında biraz dikkatlice düşünülünce eskilerin güzelliği bahsetmiş olduğum bu hastalıkta saklıdır. Sözün özü şudur ki; bu hastalık insana önem vermekten uzak olup, insanı insan yapana önem vermektedir. Bu hastalık belki de bir virüs belki de en büyük kanser oluyor. Fransızca ‘’prezentabilite’’ kelimesi aslında bizim hastalığımıza uyuyor. Türk dil kurumu sözlüğünde ki anlamında ‘’sunulabilir’’ olarak tanımlanmıştır. Ancak bence anlamı sunulabilir değil de; kandırılabilir yada aldatılabilir olsa ortaya çıkan işe daha uygun olurmuş. Şu an bu hastalık kimseyi rahatsız etmiyor olabilir. Tabi prezantabl olamayanlar dışında. Ancak gün gelecek öyle bir hal alacak ki bu şimdiki yeşil dünya için insanoğlu işin içinden çıkamaz olacağı gibi bağımlısı olmaya yüz tutmuş olacak. Herhangi bir şeye bağımlılığın sonuçlarını eminim her insan tatmıştır.

Örnekler üzerinden ilerleyelim. Şimdi vasıfsız alelade herhangi bir insansınız diyelim, bir iş başvurusunda bulunacaksınız , X şirketine önceden bir özgeçmiş göndermeniz gerekir. Özgeçmişinizi biraz şaşalı bir hale getirseniz ne kaybederseniz, bunun hakkında bir sürü program bulunmakta. İş veren kişi düz yazı okumaktansa sizin değişik tasarımda ki özgeçmişinizi okumayı tercih eder. Bakın içerik çoktan yok sayıldı bile, bu şekil de diğerlerini de okuyup gözden geçirdikten sonra görüşmek üzere çağırıldınız. Ancak sizin bir artınız var gösterişli bir özgeçmiş isminizin anılmasını daha dikkatli okunmasını sağladı. Erkek-Kadın fark etmeksizin şık bir imajla görüşmeye geldiniz. Aksanınızı düzgün tutmak için elinizden geleni yapacaksınız. Daha önce başkalarından duyduğunuz önemli olayları siz yaşamış gibi anlatmaya çalıştınız. Zaten size ilgili olan kişi bir de bilgili olduğunuzu düşünecek, yada en azından ilk başta bu hissi ona verdiniz. Yabancı dil soruldu size ve siz de orta düzeyde olduğunuzu söyleyerek daha önce hiç gitmediğiniz yurtdışı seyahatleri hakkında biraz bahsedip, uzun süredir orada bulunmadığınız için unuttuğunuzu ve telafi etmek için çaba harcayacağınızı söylediniz. Bence işe kabul edilmek için birçok şeyi yaptınız. Daha doğrusu size ait olmayan her şeyi onlara verebileceğinizi söylediniz. Bakın şimdi diyeceksiniz ki bu yalan söylemek olur yada er yada geç ortaya çıkar. Birincisi yalan söylemek olan şey, her insanın öyle görünmek, yani daha öncede bahsettiğim üzere prezantabl olmak için yaptıkları şeydir. Evet aynı şeydir. İkincisi bunlar bağımlılık yapacak demiştim, o kadar bağımlısı olacağız ki istikrarı kaybetmediğimiz sürece ortaya çıkmayacak, yani yakayı ele vermeyeceğiz. Hatta yakayı ele verdiğinizde, emin olun çoğu zaman görmezden gelinecektir. Çünkü alışılagelmiş olan hali, herkesler maruz görebilir. Bu konu hakkında bir çok örnek verilebilir. Hatta abartısız bin tane örneği tek seferde saymak mümkündür.

Dediğim gibi hayatın her alanında; sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik, sağlık, din, dil, ve daha birçok alanda mümkündür. Bu hastalığa derin bir ad takmak gerekirse, Mevlana’nın sözünden yola çıkarak, oldurmak hastalığı diyebiliriz. Çünkü biz olmak istemekte olduruluruz. Bu deyişi şu örnekle daha iyi anlayabiliriz; biz dişlerimize diş ağrısı çekmemek için bakmıyoruz, güldüğümüzde güzel gözüksün diye bakıyoruz veya spor yapmayı sağlık için değil fit görünmek için yani fiziksel anlamda diri görünmek için yapıyoruz.

Öncelikle konu anlaşıldığına göre temel sebeplerini gözden geçirmek gerekir. Oldurmak hastalığının temeline inelim. Eski çağlarda oldurmak hastalığı hanedan üyeleri arasında ki rekabet silahıydı. Özellikle, Mezopotamya bölgesini hatırlayalım. Prestij kazanmakta her yolun mubah olduğu o yıllarda, halk ezilen yöneticiler ise ezen olarak karşımıza çıkıyordu. Mısır piramitlerine bakın, devasa yapılar ki eğer gerçekten insan eliyle yapılmışlarsa, bir toplumun diğer bir topluma üstünlük sağlamasında bundan daha büyük bir yapı olamaz. Yıllar geçtiğinde bu yapılar zamanla saray yapılarına dönüşüyor. İslamiyet’le birlikte Cami, Medrese yapıları, şahsın prestijini artırmada daha doğrusu tebaası üzerinde etkisini çoğaltmanın en kolay yoludur. Hep İmar’dan ilerledik. Birde şahıslara bakalım, dediğimiz gibi kral, padişah veya yönetici ne kadar büyükse insanları o denli etkiler. Bu düşünceye karizma sahibi olma denir. Karizma sahibi bir yönetici etrafında oluk oluk insan toplayabilir. İşte bu zamanlarda sadece üst takımın uğraşıydı. Bağımlılık derecesi de sadece üstün insanlara aitti. Neden alt takım insanlara ait olmadığı da, gayet açıktır. O insanlar o zaman sadece karnını doyurmakla meşguldü. Yani rekabet olamazdı. Rekabet olmadığı zaman vicdan ve hürriyetlerine de leke sürülmüyordu. Biz yine de ülkemizden ilerleyelim bu şekilde geçilen zaman diliminden sonra, özellikle 1800’lerin sonu 1900’lerin başlarında bir alafrangalık başladı. Türk-İslam adetlerinin terk edildiği adetlerden bahsediyorum. Tabi bu o zamanın İstanbul’unda başlamıştır. İnsanlar kadın erken karışık bir şekilde partilere, organizasyonlara gider oldu. Bu aslında o dönemin Fransa’sının ve Rusya’sının bize yansımasıydı. Onlar kadar olamadık çok şükür. Bizim daha usturuplu daha terbiyeli bir alafrangalık sürecinden geçtiğimiz muhakkak. Neyse konuyu daha fazla saptırmayalım. İşte o dönemlerde hızını artıran olduğun gibi görünmeme, bizi bu noktaya getirdi. Klasik bir söylemdir ama doğrudur ‘’Sosyal Mecra’’nın çok yardımı dokunmuştur. Şimdi bakıyoruz koca koca teyzeler, gün arkadaşlarıyla yarışmak uğruna gitmedikleri yeri paylaşır olmuşlar. Yani yalanın boyutları ne seviyeye ulaşmış akıl alır gibi değil. Bu konuda herkes suçludur. Biz bu işi sadece sosyal mecrada değil, gündelik yaşantı da yapıyoruz. Hatta biz buna insan olmadan entelektüel olmak diyoruz. Öyle görünüyoruz ama hiçbir zaman olmadık. Neden olmadığımız gibi görünürüz biliyor musunuz, en yakınımız en sevdiğiniz insanı düşünün o sizi her halinizle sevmiyor, en iyi halinizle seviyor işte bu yüzden herkes buna mecbur kalıyor. Artık kimse; merhamete, sevgiye, mahcubiyete, sadakate, ve canlıyı canlı yapan bu tür soyut duyulara bakmıyor.

Bu nokta da açıkçası bir çözüm de bulunması çok zor. Çünkü çığ yeterince büyüdü. Ama en azından yapmamız gereken tek bir şey var. Arada bir kendimizi sorguya çekmemiz gerekiyor. Bu muhakemeyi yaptığımız zaman insanlar bir nebze olsun merhameti ön plana atıyor. Her insandan zarar gelir ama merhameti büyük olan insan doğru insandır, iyi insandır ve zarar vermez.     

*Alihan BABAOĞLU