Aziz Dolu
3 months ago - 7 Dakika, 58 Saniye
tr
az
en
kk
ky
uz
ru
tk

Uygur Türk'ü Bir Patrik

Katoliklik ve Ortodoksluk bilinen Hıristiyan mezhepleridir. Sonradan bir de Protestanlık eklenmiştir. Bu söylem, vasat bilgi sahibi herkes tarafından tekrarlanan şeylerdir. Oysa Hıristiyanlığın İstanbul ve Roma arasında ikiye bölündüğü sonra Almanya çıkışlı bir 3. mezhep olan Protestanlık doğduğu gerçeğine başka gerçekler de eklemelisiniz. Evanjelizm gibi, Kalvenizm gibi, Nasturîlik gibi!..

Uygur Türk

Nasturi Kilisesi (mağusa)

Biz Türkleri en çok ilgilendiren Hıristiyanlık akımlarından biri Nasturîliktir dersek ne anlam ifade eder? Nasturîlikle ilintili olan Asurîlik, Süryanilik, Suriye gibi adlandırmalar da hakeza. Öyle ya, kimileriniz bu adlandırmaları, kavramları belki de ömründe hiç duymamıştır bile. Bulgarların, Çuvaşların, Gökoğuzların Ortodoks olduğu, Macarların zaten Hıristiyan olduğu, Karayların Musevî olduğu, Türkistan’daki kimi Türk topluluklarının Kök Tengri’ye (Gök Tanrı) inandığı, kimi Salgur (Salur) ve Moğol oymaklarının Budizmi benimsediği az çok bilinse de Nasturîlik hakkında pek fazla bir şey bilinmez. Oysaki bir zamanlar Ön Asya’dan ve/veya Ortadoğu’dan çıkarak Türkistan’a, Çin’e kadar ulaşmış bir mezheptir Nasturîlik. Ve hatta bir Uygur Türk’ü uzun yıllar Nasturî patriği olarak görev yapmıştır.

Dönem, İlhanlıların Ortadoğu’da hâkim olduğu yıllardır. Müslüman olmayan Türkleri kastederek “katli vaciptir” diye fetva veren son Abbasî halifesi Mustasım Billah’ın, kendisini görünce fetvasını inkâr etmesi üzerine “bir din adamı sözünden döner mi” diye sinirlenen ve halifeye dansöz giysisi giydirip, Bağdat sokaklarında dolaştırdıktan sonra atlara çiğnetip öldürten ve böylelikle Abbasî Devletine son veren Hülagü Han’ın hüküm sürdüğü yıllar.. Babaannesi, annesi ve hanımı Türk olan, Türk kültürü içerisinde yetişen Hülagü Han’ın, cenazesi Tengri inancına göre kaldırılan (defnedilen) son Türk hükümdarı olduğu da söylenir. Emevîlerin, Batı Türkistan’da Türklere yönelik soykırımı aratmayan toplukıyımları (katl-i âm), tecavüzleri, yağmaları yüzünden Araplara karşı soğuk davrandığı bilinen Hülagü Han İslâm dinine karşı ise hoşgörülü olmuştur. Zaten o yıllarda Akdeniz’den, Macar ovalarından başlayıp Sakha’ya (Saka/Saha), Kore’ye kadar olan her yerde Türklerin adaletinin ve dinî hoşgörüsünün hükmü söz konusudur. Bu hoşgörü ortamından Nasturî misyonerler de yararlanmış ve Nasturî Hıristiyanlık büyük kitleler halinde olmasa da bölgesel (local) veya küçük kümeler (group) halinde Türk taraftarlar da edinebilmiştir. Bu taraftarlar içinde Hülagü Han’ın -Kerayitlerden olan- eşi Dokuz Hatun (khatun/katun) bile vardır.

Tarihteki bütün Türk devletleri dinî özgürlüklere saygılıdır. Cengiz Han’ın ve Selçukluların mirası üzerinde yükselen İlhanlılar da bu geleneği sürdürmüştür. Bu dönemde resmî din sayılmasa da Nasturîliğe hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Haliyle bu durum, hanedan üyesi kimi kadınların da bu inancı benimsemelerine yol açmıştır. Misal kendisi Tengri inancından olan Hülagü Han’ın -Kerayitlerden olan- Nasturî eşi Dokuz Hatun’un yeğeni ve -kendisi Müslüman olan- Olcayto Han’ın annesi Uruk Hatun’un da Nasturîliği benimsediği bilinmektedir. Buradan hareketle Kerayitlerin misyonerlik eylemlerinden etkilenip Nasturî Hıristiyanlığı benimsemeleri yahut Hz. Meryem’in hayat hikâyesi ve oluşturduğu mistik algının kadınları etkilemesi de söz konusu olabilir. Meselenin asıl dikkat çekici yanı ise eşlerden birinin Tengri yahut İslâm diğerinin Nasturî inancından olması ve bu durumun aile içinde bir sorun olarak görülmemesidir. Bu durum Türk kültüründeki engin hoşgörünün, düşünce ve inanç özgürlüğünün bir yansımasıdır.

Türkler arasında Nasturîliğe geçenler arasında Hanbalık (Pekin) ve Horasan’dan Rabban Sauma ile Marcus adlı iki Uygur Türk’ü de vardır. Bugün için bu Türklerin gerçek adlarını ne yazık ki bilemiyoruz. Her ikisi de vaftiz edilirken aldıkları Hıristiyan adları ile kayıtlara geçmiştir. Bu iki Türk, Kudüs’e gitmek için yurtlarından ayrılırlar. Erbil, Sinjar, Cizre ve Mardin’de bir süre dolaştıktan sonra Musul’da iki yıl Hıristiyanlık eğitimi alırlar. Nedendir bilinmez Kudüs’e de gidemezler. Marcus, 1280 yılında “Mar Yahballaha” unvanı da verilerek bugün Çin’in kuzeyinde yer alan Kathay ve Wang bölgelerine metropolit olarak atanır. İki arkadaş -Markus (yeni adıyla Mar Yahballaha) ve Rabban Sauma- gerisin geriye Türkistan’a doğru yola çıktıktan kısa bir süre sonra görevdeki Nasturî patriği ölür. Bunun üzerine geri dönen iki arkadaş Bağdat civarında yeni patriği seçmek için toplanan kilise kuruluna (konsey) katılır ve burada kurul üyeleri (konsil) tarafından Marcus yani Mar Yahballaha patrik seçilir. Dicle kenarındaki -adını Makedonya Kralı İskender’in komutanlarının birinden alan- Seleucia antik kentinde bulunan Mar Koka Katedralinde 1281 yılında düzenlenen ve Kudüs, Semerkant, Tangut (Çin) Nasturî metropolitlerinin de katıldığı bir törenle görevine başlayan Marcus yani Mar Yahballaha 1317’de ölünceye kadar otuz altı yıl boyunca Nasturî patriği olarak görev yapar. Marcus’un patrik seçilmesinde, kendisi Tengri inancından olan Abaka Han’ın dolayısıyla İlhanlı Devletinin bir etkisi (dahli) var mıdır yok mudur orasını bilmiyoruz.

Hanbalık demişken... Batı dillerine police (polis) vb. olarak geçmiş olan Türkçedeki "balık" sözcüğü kent/şehir demektir. Başlangıçta küçük bir sazlık iken günümüzde dev kentlerden (metropol) biri haline gelen Pekin'in önceki adı olan Hanbalık da "han kenti/şehri" anlamına gelir. Bu bölge Hunlar, Kıtaylar, Moğollar gibi Turanî boyların yaşadığı bir yer olmuştur. Hatta Cengiz Han'ın -Türk devlet geleneğinin bir gereği olarak- ülkesini oğulları arasında üleştirmesi üzerine baba ocağında kalan Kubilay Han'dan itibaren bir süre başkentlik de yapmıştır. Bugün bu bölge İç Moğolistan olarak anılmaktadır. Bölgede yaşayan Moğollar, Mançular, vd. Turanî topluluklar erime (asimilasyon) sürecine girmiş bulunmaktadır. Ne yazık ki şimdilerde her türlü baskı ve işkenceyle Uygur Türklerini eritmeye çalışan "Han Çinlileri" de aslında Çu (Chou), Vey, Tang, Tabgaç gibi hanedanlıklar döneminde Çinlileşmiş olan Turanî toplulukların devamından başka bir şey değildir.

Abakay Han’ın ölümünün ardından başa geçen Teküder Han’ın Müslümanlığı benimsemesi ve Ahmet adını alması, Teküder’in Memlüklerle ittifak yapmak istemesi, Horasan Valisi Argun’un ayaklanması, Budist ve Nasturîlerin Argun’a destek vermeleri, Patrik Mar Yahballaha’nın bu süreçte kısa süreliğine hapse atılması, Kutuy Hatun’un devreye girip Mar Yahballaha’yı hapisten kurtarması, Teküder Han’ın bir suikast sonucu öldürülmesi, Argun’un han olması, Argun’un Vatikan’la müttefik olmaya çalışması, Argun’un ölmesi, yerine Gazan Han’ın geçmesi, Gazan Han’ın Müslümanlığı benimsemesi, devletin resmi dininin İslâm olması… diye giden Türk-Moğol Devletindeki iç karışıklıklara Budist ve Nasturî din adamlarının da karışması ya da öyle bir algı oluşması sonucunda Budizm ile birlikte Nasturîlik de gözden düşmeye ve gerilemeye başlamıştır. Budizmin ve Nasturî Hıristiyanlığın gerilemesinde, bir dönem Musevîliği resmî din kabul eden Hazar Devletine bağlı olan ve sonrasında Selçuklu ailesinin öncülüğünde Ortadoğu’ya inerek devletler, beylikler kuran Oğuzların (Ogur/Gur/Guz/Uz) bir diğer tanımlamayla Türkmenlerin Müslümanlığı tercih etmeleri, devamında gelen Cengiz Hanedanlığının ikinci kuşakla İslâm’a ısınıp, üçüncü kuşakla birlikte Müslüman olmaları yani Doğu Türkistan ve Çin’de kalan Kubilay Han’ın, Çağatay Han’ın, Altınordu Hanlarının ve Teküder ile Gazan Han’la başlayan süreçte İlhanlıların Müslümanlığı tercih etmeleri kadar Yavuz Sultan Selim’le birlikte İslâm halifeliği görevini de üstlenen Osmanlılar, Timurlular, Akkoyunlular, Atabeyler (devamında Eyyubîler, Memlûklar), Babürlüler gibi adlarla anılan ve üç kıtayı neredeyse avuçlarının içine alan diğer Müslüman Türk devletleri de etkili olmuştur kuşkusuz.

Dünya tarihinden Türkleri çıkarırsanız geriye sadece magazin haberleri kalır. Yine Türkler olmasaydı, İslamiyet bugün belki de sadece Arap Yarımadası ile hatta ve hatta sadece Hicaz’la sınırlı da kalabilirdi. Hele de İmam-ı Âzam Ebu Hanife, İmam Muhammed Maturidî , Hoca Ahmet Yesevî gibi şahsiyetler olmasaydı günümüz Müslümanları ne halde olurdu kim bilir? İslâm uygarlığının temellerini atan Birunî, Farabî, İbn-i Sina, Cezerî gibi Türk bilginler; Alparslan, Kılıçaslan, Nureddin Zengi, Selahaddin, Babür, Baybars, Sultan II. Mehmet gibi fatihler; hat, mimarî, müzik, tehzip alanındaki sanatkârlar olmasaydı?!.. Misal neredeyse tamamı Türkler tarafından yaptırılan üç kıtadaki tarihî camiler, o camilerin içini dolduran geometrik süslemeler, hatlar; bir Edirne Selimiye Camisi, bir Divriği Ulu Cami, bir Isfahan Ulu Camisi, bir Delhi Tac Mahal olmasaydı?!. Dünyanın en ünlü bestesi olan, neredeyse bütün Müslümanların ezbere bildiği Tekbir’i besteleyen Itrî olmasaydı mesela… Aslına bakarsanız (hadd-i zatında) -sözde İslâmcı geçinen- dinci çevrelerin de artık bu gerçeği görmeleri ve Türk diline, kültürüne, tarihine karşı takındıkları ilgisiz, mesafeli, soğuk ve hatta düşmanca tavrı gözden geçirmeleri gerekiyor. Etnik özür ve/veya kıskançlık vicdanları bu kadar da kör etmemeli sonuçta!..

Türkistan’dan yola çıkıp, Ortadoğu’ya gelen neredeyse hayatlarının sonuna kadar birlikte hareket eden iki Türk’ten Rabban Sauma, Argun’un hanlığı sırasında İlhanlı Devleti adına Vatikan’a, Papa 4. Honorious’a elçi olarak gitmiştir. Bir ölüm olayı da burada yaşanmış ve Rabban Sauma yoldayken papanın ölmesi üzerine Nasturî Türk elçi İtalya’ya vardığında karşısında kimi yas tutan kimi papalık hesapları yapan kardinalleri bulmuştur. Rabban Sauma’ya sonraları ne olduğunu bilmiyoruz. İki arkadaştan, dosttan, yoldaştan Marcus yani Mar Yahballaha ise 13 Kasım 1317 tarihinde Nasturîliğin o dönemdeki önemli merkezlerinden -hatta en önemli merkezi- olan Erbil taraflarında ölmüştür. İki kavim kardeşimizin, deyim yerindeyse iki kafadarın toprağı bol olsun.


Aziz Dolu Atabey

azizdolu.wordpress.com