Aynur Türkecan
2 years ago - 5 Dakika, 25 Saniye
tr
az
en
kk
ky
uz
ru
tk

Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Hilafeti Meselesi

Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Hilafeti Meselesi


Hilafet veya halifelik; Hz. Muhammed’in vefatından sonra onun yerine gelen yönetim makamıdır. Bu makamda olan kişiye de halife denir.
Bilindiği üzere Hz. Peygamberin 632 yılında vefatından sonra ilk halife Hz. Ebubekir olmuştur. Aslında Hz. Peygamber kendisinden sonra, hilafeti hiçbir zaman bir kimseye açıkça ta’yin etmemiş, ancak hastalığında Hz. Ebubekir’i imamlığa ta’yin etmesi üzerine, vefatından sonra O’nun halifeliğine işaret edilmiştir.
Hulefa-i raşidin denilen dört halife döneminden sonra Emevi devletine, daha sonra da Abbasilere geçen halifelik; 1258 yılına kadar Abbasi devletinde devam etmiştir. Bu tarihte Moğol- İlhanlı hükümdarı Hülagü’nün Bağdat’ı ele geçirip yağmalaması ve dönemin halifesi Mustasım Billah'ı öldürtmesinden sonra İslam dünyası 3 yıl süreyle halifesiz kalır. Bu dönemde İslam dünyasının güçlü devleti konumunda olan Memlukluların komutanı Baybars
( ki sonradan Memluk hükümdarı olmuştur), 1260 tarihinde Ayn Calut savaşında İlhanlıları mağlup edip Bağdat’ı geri alınca, son halifenin soyundan olan bir kişiyi Kahire’ye götürüp, dini otoritelerin onayıyla ve “ el-mustansır” ünvanıyla halife ilan ettirip hilafet makamını tekrar ihdas eder. (1261) Ancak bu yeni ihdas edilen Hilafet makamı sadece semboliktir. Zira bundan önceki halifeler hem devlet başkanı hem de dini lider konumundayken, Memlukluların kurduğu bu yeni makam sadece dini yetkilerden oluşturulmuştur ve herhangi bir idari yetkisi bulunmamaktadır. Bu yeni hilafet makamı 1517 tarihine kadar Memlukluların elinde devam etmiştir.

Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Hilafeti Meselesi


Esasen İslamiyet’in geniş bir coğrafyaya yayılması ile birlikte değişik zamanlarda ve yerlerde bazı sultanlar kendi topraklarında halife unvanını kullanmışlardır. Bu anlamıyla hilafet bir hükümranlık ifadesi olarak değerlendirilmiş ve meseleye şer’i bir dayanak bulabilmek için “Hakka riayetle adaleti yerine getiren ve şeriatı uygulayan sultanlar kendi ülkelerinde halife sıfatını kullanabilirler” şeklinde yorumlar yapılmıştır. Bu bağlamda, Sultan 1. Murad'dan itibaren Osmanlı sultanları da bu geleneğe uyarak halife ünvanını kullanmışlardır.
Yavuz’un Doğu Anadolu’ da hakimiyeti sağlamlaştırmak için düzenlediği ve Şah İsmail’i hedef alan yeni bir seferini sonradan, Memluk sultanı Kansı Gavri’nin Suriye’ye ordusu ile gelmesi nedeniyle Memluklu Devleti üzerine çevirmesi, İslam dünyasının dini liderliğini elde etme amacına yönelik bir hareket olarak değerlendirilebilir.
Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki Sultan Gavri’nin yanında Şehzade Ahmet’in oğlu Kasım da bulunmaktadır. Sultan Selim, Sultan Gavri’nin kalabalık bir orduyla Halep’e inmesini, Şah İsmail’le birlikte hareket ettiğinin açık bir göstergesi olarak yorumlayıp İstanbul’dan fetva ister. Gelen fetvada Kızılbaşlarla ortak hareket edenlerin durumunun onlarla aynı olduğu belirtilmiş bu da Sünni bir güce karşı yapılacak askerî operasyonun dini gerekçesini teşkil etmiş oldu.
İşte bu gelişmeler doğrultusunda, İslam Dünyasında ayrımcılık çıkaran Şii Safevi devletine karşı başlatılan bir seferin Sünni olan Memluk Devleti üzerine çevrilmesi Yavuz’un; Sünni İslam alemini tek bir çatı altında birleştirerek, Şii lik karşısında güçlü bir Sünni egemenliğini oluşturmak bunun için de hilâfetin Osmanoğulları’na devrini sağlamak gerektiği düşüncesiyle hareket ettiği düşünülebilir . Zira Yavuz Selim'in 1517 de Mısıra yönelik yapılan Ridaniye seferinden sonra Kahire’ye girip Mısır tahtına oturduktan sonra, 6 Temmuz'da Mekke Şerifi Berakat’ın oğlu Ebu Nümey, Sultan Selim’in huzuruna çıkarak kutsal emanetler ve Kabe’nin anahtarlarını sunmuştur. Böylece Haremeyn’in idaresi Osmanlı Devleti tarafından resmen üstlenilmiş oluyor ve Sultan Selim de kendisini Haremeyn’in hizmetçisi (Hâdimü’l –Haremeyn) olarak nitelendirmiştir.
Yavuz'un Hâdimü’l –Haremeyn unvanını almasını, onun halifeliği de kendi şahsına aldığı şeklinde değerlendirmemek gerekir. Çünkü Sultan Selim Kalat’ül Cebel'de mısır tahtına oturmakla bir bakıma Memluk sultanının varisi olduğunu göstermeye çalışmış ve halifelikle ilgili herhangi bir tasarrufta bulunmamıştır. Çünkü Osmanlılarda biliyorlardı ki hilafetin; genel kanı olarak hilafetin şartlarından birisi de kureş kabilesinden olmak idi. Onun için Haremeyn’in koruyucusu, hizmetkârı olmak hilafetten daha değerli bir vasıftır. Sultan Selim’in asıl amacı; İstanbul’u bir hilafet merkezi yapmaktır. Bunun için de halife 3. Mütevekkil Alellah ile birlikte bazi önemli alimleri, sanatkarları ve kutsal emanetleri İstanbul’a göndermiştir. Bununla birlikte hilafetin İstanbul’da bir törenle Sultan Selim’e devredildiği yolundaki bilgilere dönemin kaynaklarından hiç birinde rastlanmamaktadır. Dönemin bizzat Sultan Selim adına yazılmış olan SELİMNAME adlı kaynağında böyle bir devir teslimin yapıldığı belirtilmemiştir. Aslında devir teslim meselesi, 18 .yy da İran da safevi devrinin sona ermesi ve Afganlı Sünni Eşref Han’ın İran tahtına hakim olması üzerine, Osmanlı idarecilerinin, İslam’ın tek idarecisinin kendileri olabileceği düşüncesinden hareketle hilafeti üstlendiklerini göstermek için ortaya koydukları bir tez olarak ortaya atılmıştır.
Halife Mütevekkil, (son Memluk tarihçisi İbn Iyas'ın verdiği bilgiye göre ) yaşam tarzının sultan Selim tarafından beğenilmemesi üzerine Yedikule zindanında göz hapsinde tutmuş, Kanuni’nin saltanatı sırasında serbest bırakılmış ve Mısır’a gitmiş, 1543'te vefat
etmesiyle de Abbasi hilafeti kendiliğinden sona ermiş oldu. Bununla birlikte klasik anlamda hilafeti ilk defa benimseyen Osmanlı Hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman olmuştur.
Daha öncesinde Osmanoğullarından birisinin de halife olabileceğini göstermek için ( Arap dünyasında yaygın kanaat olan Kureyş'ten olmak kanısına binaen), Memluk tarihcisi İbn Hacer tarafından Osmanoğullarının Hicaz Araplarının soyundan geldiği iddiası ortaya atılmış, hatta ünlü Osmanlı tarihçileri Enveri ve Neşri de bu iddiaya destek vermiş ama kamuoyunu ikna edici olmamış bu yüzden de Sultan Selim ve Kanuni halife unvanını kullanmayıp Hadimü’l Haremeyn unvanını ön plana çıkarmıştır. Sonraki yıllarda Kanuni bu konuyla ilgili olarak alimlerin görüşüne başvurmuş ve veziri azamı İbrahim Paşa’nın düğününde ulemaya sorup fikrî bir tartışma başlatmıştır: “Hilafet Osmanoğulları’ndan birisi halife olabilir mi?” tartışması. Bu tartışmaların sonucunda Veziri azam Lütfi paşa 1554 te yazdığı Hilafet Risalesi'nde;” halife olmak için soyun önemli olmadığını, Kureyş'den gelmek gerekmediğini, asıl önemli olanın adil olmak” olduğunu öne sürer. Şeyhülislam Ebussuud Efendi de fetvalarının altına Kanuni için “halife-i hilafeti uzma” damgasını vurarak Sultan Süleyman'ın halifelik iddiasını desteklediğini göstermiştir. Ama bütün bu uygulamalara rağmen tarihte bilinen şudur ki; tahta çıkarken yapılan cülus töreninde hem sultan hem de halife olarak ilan edilen Osmanlı sultanı 2. Selim olmuştur.

Bu bilgiler ışığında; Yavuz Sultan Selim ve özellikle de Kanuni fiilen İslam dünyasının halifeliğini üstlenmiş olsa da, resmi olarak halifeliği ilk defa kendi uhdesine taşıyan kişinin Sultan 2. Selim olduğu söylenebilir.

KAYNAKLAR

1-Nişancızade Muhammed bin Ahmed, ‘Mir’at-ı Kainat 
2-Casim Avcı, ‘İslam Ansiklopedisi’, 
3-Prof. Dr. Feridun EMECEN, ‘Osmanlı imparatorluğunun kuruluş ve yükseliş tarihi (1300-1600),’ s 221-222